Özlem Tekin ve Hakan Günday’la Geri sayımda bir mola
Özlem Tekin’e göre geri sayım başladı. Rock müziğin deneysel çalışmalar yapmaktan haz duyan kendine özgü sesi Tekin’le,yeraltında yaşayan insanların sert ve acımasız öykülerini anlatmayı seçen Hakan Günday buluşmasında konu edebiyattan heavy metale,doğal hayatı korumanın günümüzde gitgide imkansız hale gelmesinden dünyanın sonunu getireceği söylenen Marduk gezegenine kadar uzandı.
Özlem Tekin: sanatla ilgili insanlar,ne iş yaparlarsa yapsınlar,benzer türden bir hayret duygusuna kapılıyorlar ortalıktaki işleri gördükçe. Popüler olan ama senin kati surette beğenemeyeceğin şeyleri gördüğünde garip bir duyguya kapılıyorsun; ne oluyor ya, benim mi zevkim kötü acaba filan diyorsun kendi kendine,benim gibiler ne kadar azmış tribine giriyorsun. Şüpheleniyorum ben artık kendimden,belki de sandığım kadar anlamıyorumdur bu işten…
Hakan Günday: peki bu işe adım attığında hayal ettiğin neydi,başarılı olacağını,bu işin öncülerinden olacağını düşünüyor muydun?
Ö.T.: Benim tarzımda müzik yapanlar yoktu pek;vardılar ama azdılar. Şimdi deneyenleri ve ileride daha iyi işler yapacaklarını düşünenleri görüyorum. Sonuçta ben de denemekten çekinmiyorum. Ama şöyle bir durum var: başladığımda daha büyük hayallerim vardı;bu işi yapan kimse yok, o yüzden kimse dinlemiyor diye düşünmüyordum. Meğer öyle değilmiş.
H.G: Bense şuna inanıyorum:beni okuyanların sayısı az,bu da son derece doğal, çünkü zaten ben yazarken başkalarını düşünmüyorum hiç. Okurlar aklıma bile gelmiyor.
Ö.T.: Gene de içinden , beni dinleyecek adamlar var ve onlar nasıl olsa beni bulurlar,diye de geçiriyorsun. Tabi bu ülkede geçerli olan pazarlama tekniklerinin o insanlara ulaşmana yardım etmediğini, yaptığın müzikten çoğu zaman haberdar bile olmadıklarını hesaplayamıyorsun. Belki seni dinlese dünyası değişecek ama dinlemesine imkan yok.
H.G.: Beni kimin okuduğunu bilmiyorum ama şunu düşünüyorum: o adamın beni bulması yada benim ona rastlamam için hiçbir şans yok. Gelecek Tüyap Kitap Fuarı’na ,heyecanlanacak, kitabımı uzatacak ve benden imzalamamı isteyecek… Mümkün değil, çünkü o öyle bir adam değil ki. Okurun yazara ulaşması için çeşitli yollar var. Ama benim okurunda bu geçerli olmuyor.
Ö.T.: Yakin bir arkadaşım var,adını söylemeyeyim, bir romancı ama onun kitabını ben hiçbir yerde göremiyorum,satılmıyor. Gidiyorum kitapçıya,istiyorum ama orada çalışanlar tanımıyorlar bile, adını duymamışlar… Ama diyelim ki çok satan bir kitaptan yığın yığın var. Eh, zaten onun adını herkes biliyor, zaten kendini duyurmuş… ama bütün kitapçılarda o var, süper marketlerde bile o var.
H.G .: Sanıyorum bu, aslında yayın evinin karıyla oluyor. Yayın evin uygun adımları atarsa, senin kitabın satıyor. Ve bir kitabın çok satması ya da yayın evinin o kitabın çok satması için gereken şeyleri yapması kesinlikle kötü değil…
Ö.T.: Yok yok ,bende kötü demiyorum. Bana kötü gelen,bir kitabın çok satılıyor olması değil, başka kitapların kitapçı raflarında hiç yer almaması…
H.G.: İşte,tam da bu yüzden bende artık hiç heyecan kalmadı. ‘ kitabımı yazıyorum ve bunun yüzbinlerce okura ulaşmasını istiyorum’ türünden bir heyecan duymuyorum.bana artık sadece ne heyecan verir, biliyormusun? Bundan 80 yıl sonra bir lise ders kitabında romanlarımdan birinin adının geçtiğini, yazdıklarından söz edildiğini görsem mutlu olurum.
Ö.T.: Sanıyorum bende ilk albümünde duyduğum düzeyde bir heyecanı ikinci albümde duymadım, üçüncü albümde daha da azaldı. Müziğimi yaparken değil de sonrasına dair fazla hayal kurmuyorum.birde sanırım yaptığım işi anlatmaya, bir bakıma satmaya çalışmak tuhaf geliyor bana . kendimi pazarlamacı gibi hissediyorum. Şaşırıyorum da başkalarına, tanımıyorum ben onları, onlar öyle konuşmuyorlar ki, hayatta, ağır laflar etmeye, başka başka havalara girmeye başlıyorlar söyleşilerde filan, kendilerini gözüne gözüne sokuyorlar insanların. Hem, para verirsen klibini daha sık yayınlatıyorsun bu ülkede. Ben bunları yapamam , yapmak da istemem. Müzisyenim ben, fazlasıyla uğraşmama da hiç gerek yok. Reddediyorum yaptığım işi anlatmayı. Albümü yapmışım zaten. Bir de üzerine niçin konuşayım ki? Merak eden gidip alsın, dinlemek isteyen dinlesin. Dinlemek isteyen klibimi seyretmese de, reklamını görmesede bir yolunu bulur, dinler zaten. Senin gerçek dinleyicin de o zaten. ben onların sayısı az da olsa razıyım. Kafasına kafasına çakıldı diye şuursuzca gidip albümü alan dinleyicidense,sayıları az olan gerçek dinleyicimi tercih ediyorum.
H.G.:İnsanlar,yüzüne aşina oldukları kişilerin albümünü alıyorlar…
Ö.T.:Tabii,reklamın işleyiş mekanizması bu zaten. Ağır adamlar,profesörler filan kafa patlatıyorlar bu reklam meselesine.yüzlerce teknik gelişirilmiş,yeni teknikler bulunuyor.Sen de saftirik saftirik oturup sadece iyi albüm yaptığın için dinlenebileceğine inanıyorsun.
H.G.:Antalya’daydık geçen sene,Frederic Beigbeder gelmişti.Eski reklamcı ve gerçekten iyi bir yazar.’Pazarda limon satamadığım için,öyle bir yetenekle doğmadığım için yazıyorum,’ demişti.Demek ki oturup düşüneceksin,kara vereceksin:Ya tencere tava satar gibi satacaksın yaptığını,ya da kendin için yazdığını,çizdiğini,söylediğini ve satmasa da mutsuz olmayacağını kabul edeceksin.İki dünyada birden yaşamak zor.Yapanlar var,onları da bu açıdan çok yetenekli buluyorum doğrusu.Odanda kurduğun yalnızlıktan çıkıp stadyum kalabalığına girebiliyorsan ve ikisinde de kendini iyi hissediyorsan bu apayrı yetenek.Ama ben yazmayı ve yalnızlığı tercih ediyorum. Çarem de yok zaten;elimden gelen ,yapabildiğim bu.
Ö.T.: Şarkı yazıyorsun çünkü var olman için başka yol yok. Ama şu da var: başkalarıyla,dinleyicinle,okurunla paylaşmayınca manası yok yaptığın işin. Sanatçılar çatlaktır denir ya, sebep bu işte! Yaptığın işi paylaştığın zaman anlam kazanıyor senin gözünde.
H.G.: Edebiyatçıyla müzisyen arasında böyle bir fark var. Konserde dinleyiciyle dolaysız iletişime geçebiliyor müzisyen, doğrudan alabiliyor tepkiyi. Oradaki insanların coşkusundan, bakışlarından anlaşılıyor ne hissettikleri,beğenip beğenmedikleri., ne derece etkilendikleri. Benimse hiçbir fikrim olmuyor okurun hissettiği şeylere dair. Ne yapıyorlar, nasıl okuyorlar, okurken ne düşünüyorlar, nasıl tepkiler veriyorlar, bunları bilemiyorum. Dün dördüncü romanın çıktı, az önce elime geldi. Öncekileri düşününce şunu anlıyorum; beni okuyan beş-altı bin insan var, sanıyorum sayıları değişmeyecek. Doğal buluyorum bunu. Çünkü yazdıklarım değişmedi aslında, ben değişmiyorsam okurumda değişmiyor. İsveççe de yazmıyorum.demekki iki seçenek var önümde: ya hoşuma gitmeyen işlerle uğraşarak hayatımı sürdüreceğim ve canımın istediğini yazacağım, ya da başka şeyler yazacağım.
Ö.T.: Oldu mu böyle hoşuna gitmeyen şeyler yapmak zorunda kaldığın?
H.G.. Çok oldu. Mücevher satışı yapıyordum mesela, şu son kitaba da yansıdı bu iş. Para kazanmak için idealdi. Eline bulaşan tozu bile yetebilir zengin olmana, saçlarını yıkadın mı altın dökülür… şaka bir yana, mecbursun çalışmaya, yazmak istiyorsan.
Ö.T.: Hoşuna gitmeyen işlerde çalışmaya razı olduğuna göre biraz olsun kendi işine yakın şeyleri denemek istemedin mi hiç. Dizi senaryosu yazmak gibi…
H.G.: Yer altı romanları yazan bir yazar olarak duyuldu benim adım ilk kez. Sonra bir kanaldan aradılar ve dedilerki sen çok güzel şiddet sahneleri yazıyorsun romanlarında. O zamanlar deli yürek diye bir dizi vardı. Ama işte şiddet sahneleri yazabiliyorum diye deli yüreğe senaryo yazabilim gibi bir durum yokmuş meğer. Olmayınca olmuyormuş.
Ö.T.: Popüler yazar olmak da pek iyi bir şey değil sizin piyasada anladığım kadarıyla… çok satan yazarlardan hangisinin bir romanı çıksa ortalık karışıyor, her kafadan ses çıkmaya başlıyor o kitabı yerden yere vuruyorlar, herkesin söyleyecek bir sözü bir eleştirisi oluyor, sanki eleştirilecek başka yazarlar yokmuş gibi.
H.G.: Oysa birilerinin standartları yükseltmesi iyi bir şey. Birileri bu alanda yıldız olacak ve standartları yükseltecek ki…
Ö.T.: Ama evvelki yıldızlardan kurtulamıyoruz ki bir türlü.
H.G.:Öyle bir sorun var nesil sorunu…
Ö.T.: Müzikte bakıyorum ve off ya, bizden önceki nesil bir türlü terk etmiyor sahneyi. Hala da niyetli görünmüyorlar gitmeye. Ne bileyim, yaşım ilerliyor ben bırakırım sahneyi yakında, diye düşünüyorum ama eskiler hiç bırakmıyorlar. Yapmayın ya! Böyle diyorum içimden. Bence her işten müzikten bile emekli olunabilir. Bıkarlar senden zaten. popüler olacaksın ama nereye kadar? Gidebileceği sınır belli. Durduğun yerden kıpırdamamak saçma geliyor bana
H.G.:Benım şöyle bir kıstasım var bu yayınlatma işi, daha doğrusu yayınlatmam işi konusunda: bir gün gelecek, bir kitap alacağım açıp okumaya başlayacağım,17_18 yaşında bir çocuk yazmış olacak o kitabı ve ben onu anlamayacağım…
Ö.T.:Ahh tamam , işte bu
H.G.:Ogün bitiş günü. Bir kitabı anlamıyorsam artık yazmamalıyım ve birgün bu olacaktır.
Ö.T.:Doğru tespit! Ama ben daha erken düşünüyorum birinin benı anlamamsı gibi bir durumu beklemeyeceğim, işi şansa bırakmayacağım yani
H.G.:Çünkü hep anlayacaksın öyle mi?
Ö.T.:Yok canım, hiç öyle bir iddiam yok. Şimdi yapılanları bile anlamıyorum ki zaten. Allah’ tan sanatın başka kollarıylada ilgiliyim. Tek tesellim bu; müziği bıraksamda çalışmayı bırakmış olmayacağım.
H.G.:Oyunculukta yapıyorsun…
Ö.T.:Oyunculuk benım 2.işim bir 3. sü de olacak. Şu anda tamamen oyunculukla yatıp kalkıyorum. Başka bir şeyi engel olacak kadar meşgul ediyor kafamı, hayatımı
H.G.:Sahnede yaptığın işten farklı mı oyunculuk?
Ö.T.:Daha planlı programlı bir şey. Rock müzikteki gibi sahneye çıkıp kendini akışa bırakmak oyunculukta yetersiz kalır. Rock aşırı serbest bir bölge, oyunculuksa tam tersi. Rock sahnesi benım bilinç dışım orada seyircinin varlığını bile hissetmiyorum.
H.G.:Güzel olan yanı, seyirci ile aranızda koca bir mesafe olması. Sahnede birisi var , bir de dinleyenler o insanlar ‘ben de yaparım bunu’ gibi bir duyguya kapılıyorlar kimi zaman. Öte yandan öle müzisyenler var ki onları dinleyenlerin bunu hissetmesi imkansız. Ne kadar uğraşırsan uğraş sen o olamazsın! Ben burada durayım ve size göstereyim, sizde bunu hayatınız boyunca unutmayın diyor öyle adamlar.
Ö.T.:Ben şöyle hissediyorum sahnedeyken: benım söylediğim şarkının müziği, sözleri geri planda kalıyor. Seyirci ve dinleyici için o an kişiliğim ve tavırlarım daha önemli. Peki, konuyu değiştirelim… sen iyice dolduğunda nasıl deşarj oluyorsun?
H.G.:Yazarak… şimdi sıradan bir aptalım ben büyük laflar edemem, hayatın anlamından dem vuramam, sana bilmediğin şeyler söyleyemem ama yazarken bütün bunları ve başka şeyleri yapabilirim. Yazarken şimdi olduğumdan başka biri haline gelirim. Yazı masası bu hayata sığmayacak türden şeylerin ortaya çıkma yeri. Çok özgürsün orada, dilediğin herşeyi yapabilirsin, sınırların ortadan kalktığını bilirsin. İki tür yazar var bence… biri sabah 7 de kalkar ve akşam 7 ye kadar yazar, düzenlidir; ikiyüz sayfa yazan akşam o ikiyüz sayfanın yüzseksen sayfasını çöpe atıp ‘bugün ancak 20 sayfa çıkabildi’ diyen ve sonra yatıp uyuyan yazar. Ötekı ise işte, pastel kalamle rujla, elınde ne varsa onunla hiç bir şey yoksa kanıyla yazanlar… sen hangi yolun sana uygun olduğunu görüyorsun ve seçimini yapıyorsun. Hadi bakalım, şimdide ben konuyu değiştireyim…herşey heavy metalle başladı. İlk Iron Maiden albümümü 10 yaşında almıştım, ilk tişörtümü ise 11 imde…
Ö.T.:Ahh şu mesele! Ben çok yanıyorum o yaşlarda aldığım tişörtleri attığıma şimdi ki aklım olsa, onları çerçeveletip duvara asardım. Olay sayılırdı o zamanlar Iron Maiden Tişörtleri. Dinleyen dinlemeyen herkes giymek isterdi.
H.G.:O tişörtleri aldığımız dükkanlarda şimdi düşük belli pantolonlar satılıyor. İnsanın büyüdüğünü hissettiği anlardan biri, o dükkanlara şöyle bir uğramak sanki.
Ö.T.: İşte bu yüzden yanıyorum yaa tişörtlerimi çerçevelettirmediğime. Hele son zamanlarda iyice grileşmişlerdi artık. Çok güzellerdi. Çocukluluğumu düşününce…vardı işte yaptığın işin ip uçları. Sert bir müzik yapıyorum, karanlık yanları var. Nasıl bir çocukluk geçirdin diye soruyorlar mesela! Benı hiç sevmediler! Hep ben verdim karşılığını alamadım. Bütün dünyaya düşman oldum öyle zannedilir. Hiç değildir oysa. Güle oynaya büyümüş bir çocuktum ben çok tatlı bir ailem var kardeşlerim şeker tipler, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez. Neşeli bir aileyiz biz. Vardır ya öyle aileler; sorunlar hafife alınır, herşeye gülünür geçilir, ağırlık çökmez insanın omuzlarına…
H.G.: İlk dövmeni ne zaman yaptırdın?
Ö.T.: Çok erken yaşta. Metal ergenlikte insana çok yakışan bir şey, çünkü kendini en güzel, en doğru biçimde ifade etmenin yolu; başkalarına benzemeyen yönlerini dışarıya yansıtmanın yolu. Ergenlik çağında ben ne zaman sıkıntı çektiysem yardımıma koşmuştur metal, benim en yakın arkadaşım gibidir, elimin altında kolumun altında olmuştur. Ona dayanarak o kadar güç aldım ki ben hayatta… ayakta kalmamı, gerektiğinde iyileşmemi sayladı; hayatı, olup bitenleri, insanları sorgulama gücü verdi. Beğenmedim durumlarla karşı karşıya kaldığımda ;hop, dur bir dakika!; diyebildiysem, metal dinlediğim, onu hayatımın bir parçası haline getirdiğim içindir. Sunulanı tek gerçek kabul etmediysem, her söylenene inanmadıysam, koyun gibi yaşamadıysam o yüzdendir. Metal dinlemek insanın kişiliğini yaratmasında etkili bir şeydir. Önceleri her çocuk gibi sen de ergenlik bunalımları yaşarsın, diğerlerinden farklı olduğuna inanmak istersin. İşte ‘diğerlerinden farklıyım’ bunalımıyla başladı benim için metal ama sonra alıp bambaşka yerlere götürdü. Güven kazandırdı, çekingenliğimden kurtulmamı sağladı.
H.G.: Bir de belki gerçekten farklı olduğunu anlamanı sağladı.
Ö.T.:Eskiler ben çocukken otuzunu çoktan geçmiş olanlar, ‘rock bir yaşam biçimidir,’ derlerdi de gülerdim. Öyleymiş ama. Bunu da otuzumu geçtikten sonra fark ettim ancak. Metal benim sağ kolum.
H.G.: Benim için de biraz öyle. Çocukken kitaplar yazacağımı,işimin bu olacağını düşünmezdim. Okuldayken yazar olacağımı bilmiyordum ama işte sıralara yazıyordum. Benim dünyamı müzik değiştirdi. Evde Tina Turner da dinleniyordu, Cultur Club da; ama ben tutup başka bir şeyi seçtim.
Ö.T.: Tina Turner in müziği insanın hayatını değiştirmez.
H.G.: Tamamen öyle.ilk haçlığınla aldığın şeyi sen seçiyorsun, o senin kendini ait hissettiğin şey.
Ö.T.: O yaşlarda seçtiğin tişörtün bile önemi var, kendini ifade etmenin yolu o, ben böyle biriyim diyorsun ve bunu başkalarına gösteriyorsun. Konuşamıyorsun ama senin kim olduğunu görüyorlar. Kimlerdensin belli oluyor. Bir de sana benzeyeni tanıyorsun, sana benzeyen seni ayırt ediyor.
H.G.: Velvet Goldmine diye bir film var, David Bowie’yi anlatıyor. Film, Bowie’ye hayran bir adamın onu aramasıyla başlıyor. Bowie’yle hayranları arasında bir biçim sorunu var mesela. On yılda bir değişiyor adam ve değiştiğinde hayranları, ona öykünenler öylece ortada kalakalıyor. Senin pembe saçların var ama Bowie artık bambaşka biri.
Ö.T.: Sex Pistols’ın basçısı Discovery Channel’da karıncaları anlatıyor şimdilerde,onlara sardırmış.
H.G.: Çok utanç verici şeyler bunlar ama hayatın gerçekleri. Geri dönersem, müzikle başladı benim için her şey. Müzik benim için başka bir açıdan önemliydi. O müziğin çevresinde geçen edebiyatla ilgilenmeye başladım, dinlediğim müziği yapan adamların okuduğu kitapları okumaya başladım mesela. Bukowski Celine okuyordu; Celine ile tanıştım. Bukowski’yi de Bono okuyordu, Bono yu da ben dinliyordum. Hepsi birbirine bağlıydı işte. Sen neler okuyorsun?
Ö.T.:Süper markette satılan bütün Türk yazarları okuyorum. Hele üzerlerinde çok konuşulmuş olanları mutlaka merak edip okuyorum. Metal Fırtına, Şu Çılgın Türkler, hepsini bitiriyorum okumazsam meraktan çatlayacağım çünkü. Onun haricinde İngilizce kitaplar okuyorum,çünkü sevdiklerimin çoğu zaten Türkçe ye çevrilmemiş. Polisiye, bilimkurgu,korku filan seviyorum.
H.G.: Anne Rice biliyor musun?
Ö.T.:Evet, onun vampir romanlarını çok seviyorum.Greg Isles’i çok seviyorum. New Orleans’lı bir yazar o da. Jean Christophe Grange var, onu seviyorum. En sevdiğim yazarsa Robert j. Sawyer. Calculating God, Hybrids, Hominids gibi kitapları var. Fizikçi aslında, kuantum fizikçisi, aynı zamanda da antropolog. Bilimkurgu türünde yazıyor. Hem bir sürü şey öğreniyorsun, hem de çok eğleniyorsun.
H.G..: Bilim adamlarının yazdığı romanlar çok ilginç oluyor.
Ö.T.: Garip oluyor. Hadi düşünelim, müzik edebiyatın yapamadığı neyi yapabilir?
H.G.: Müzik dans ettirir, yazı dans ettiremez. Bir kitabın paragrafları ezberlenebilir şarkı sözü gibi ama dinleyiciyle müzisyenin karşılıklı olabilme hali bile müziği edebiyattan ayırıyor. Buluşma noktaları bambaşka. Siz dinleyicinizle karşı karşıyasınız, ben evdeyim,okurlarımı göremiyorum. O yüzden de onlara ‘ hadi bakalım eller havaya’ diyemem.
Ö.T.: Beni sevdiğim müzikler hiçbir zaman o biçimde dans ettirmedi doğrusu.
H.G.: Ettirmez belki ama pogo yapabilirsin. Ben yazdıktan sonra artık o şey benden çıkıyor. İlgilenmiyorum, bilmiyorum, ne yapıyorlar hiçbir fikrim olmuyor.
H.G.: Ne yapıyor olmalarını isterdin?
Ö.T.: Valla benim kitaplarımı kutsal kitap olarak kabul etsinler isterdim…
Hıııım! Müzik yaratıcısını ortaya çıkaran bir şey. Yazarsa çok geri planda bizlere göre. Yazar görünmüyor mesela. Kim olduğunu bilemezsin ama on bin kişiye kitabını okuyan bir yazarla karşılaşamazsın. Müziğini ise bizzat sunuyorsun.
Ö.T. :O yüzden müziğin kışkırtma gücü edebiyata göre daha çok. İyi bir kitap ise çelişkiye düşürerek kışkırtıyor okurunu.
H.G.:Var mı öyle kışkırtıcı anarşist düşüncelerin?
Ö.T.:Koca bir reyon var.insanları sevmeyişimle alakalı bir kısmı. Aslında insanları sevmemek için çok da anarşist olmaya gerek yok;insanları sevmeye çalışmak bile kafi insanları sevmemeye. Yaklaştığında o kadar garip hallerini görüyorsun ki, anlıyorsun uzak durman gerektiğini. Bana kalırsa çok büyük hayallere kapılamamak gerekir insana ve dünyaya dair. Daha mütevazı, hatta vasat hayaller kurmak gerek. Yapılacak tek şey iyi bir performans gösterip gitmek…
Ö.T.: Belkide doğrudur. Belki çok sinirlenmeden kabullenmek gerekir bazı şeyleri.
H.G.: Hayalperest olmak böyle bir şey zaten. hiçbir zaman değiştiremeyeceğini bildiğin bir şeyi değiştirebileceğine dair hayaller kuruyorsan, adın hayalperest oluyor işte. Sen öfkelenip hayal kurduğun için müzik yapıyorsun, ben aynı şekilde edebiyatla uğraşıyorum. İnsanlıktan laf açılmışken… senin Marduk ve kıyametle ilgilendiğini biliyorum.
Ö.T.: Bilsem ki hastayım ya da yarın bana kamyon çarpacak, feci olur. Ölmekten hele tek başıma ölmekten haz alacak değilim. Arkada bırakma duygusu çok fena. Depresif bir şey. Kıyamet yarın kopacak ola gene çok feci. Hem bu Marduk meselesi doğruysa bile önümüzde daha birkaç yıl var., üstelik herkesle birlikte ölmek tek başına ölmekten farklı. Bütün insanlığın aynı anda gideceğini ya da derin bir darbe yiyeceğini düşündüğümde çığırından çıkıyor iş. Bende neşe yarattı bu, haz bile verdi. Bir şarkı var albümde buna dair. O şarkı da ‘eyvah yandık.gidiyoruz’ tonu yok. Çok az vakit var ve ne yapabiliyorsak yapalım diyorum ben. İçimizde ukde kalmasın. Kalan şu yedi-sekiz yıl şimdi artık benim için çok kıymetli. Yapamadığım tonla şey oldu hayatta; istediğim ama denemediğim şeyler… demek ki onları yapmaya bir an önce başlamam şart. Vakit azaliyor, geri sayım başladı. Hiçbir şey yapmadan miskin miskin oturduğum günler için üzülüyorum. Kıyamet gelir ya da gelmez ama bu yönde bir etkisi olacaksa, varlığını bilmek güzel bence. Hem geride kimse kalmayacaksa kıyamet fikri o kadar da dehşet vermiyor. Oley filan diyorsun.
H.G.:İnsanları seven birinin düşüncesi mi bu sence?
Ö.T.:İnsanlıktan hoşnut değilim doğrusu, kımıl zararlısı gibi görüyorum insanları. Gezegene acayip zarar vermişiz, veriyoruz. Uzayı bile kirletmeye başladık. Biz ortadan kalksak dünya için sorun kalmayacak gibi geliyor bana. İnsanları sevelim diyemiyorum o yüzden. İtici geliyor kulağa belki ama ben hissettiğim şeyi söylemekten çekinmeyen biriyim ve insanları çok da sevmiyorum doğrusu. Hayvanların,bitkilerin,tabiatın haline üzülüyorum. Üzülmekten öte öfkeleniyorum. Hayvanlar için tasalandığımda açlıktan ölen insanları düşünmem gerektiğini söyleyenlere de öfkeleniyorum. Çaresiz bir hayvanın ölmesine izin verdiğim de karşılığında bir insan mı kurtulacak? Üstelik insanların aç kalmasına, ölmesine sebep olanlar da insanlar değil mi sonuçta? Hayvanların böyle yıkıcı etkileri yok dünyaya karşı. Hiçbir hayvan başka bir hayvanı ya da bir insanı aç bırakıp işkence etmez. Gelgelelim, dünyanın bu hiç de hoşnut olmadığım gidişatını değiştirmek için elimden bir şey gelmiyor. Sadece hayvanları ve bitkileri sağ bırakan türden bir kıyamette kopamayacağına göre şöyle istiyorum: varsın kıyamet kopsun, tüm doğal hayat,insanı da çekip alarak tükensin. Ben güveniyorum tabiatın kendini yenileme ve dirilme konusundaki gücüne. İşte o zaman bir süre sonra yeni bir hayat biçimi ortaya çıkacak. Öyle düşününce içim ferahlıyor. Diyorum ki o zaman: kopsun kıyamet!……